EHLİBEYT KİMLERDİR VE NE ANLAMA GELİYOR - 1
Canibim.Com

EHLİBEYT KİMLERDİR VE NE ANLAMA GELİYOR - 1 - Canibim.Com

Ehlibeyt ne anlama geliyor ve kimlerden oluşuyor?

Anlam olarak Ehlibeyt kelimesinden Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ailesinin kastedildiği konusunda birçok Şii ve Sünni âlimi ittifak etmiştir.  Bu aile Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.

 

Alevi inancının temelini Ehlibeyt sevgisi ve bağlılığı oluşturuyor. Ehlibeyt ’in kutsallığı ve masumluğu Kuran’da şöyle geçiyor:

 

”Ey Ehlibeyt, Tanrı sizi her türlü kirden arındırdı ve sizin tertemiz kalmanızı diler”. -Ahzab suresi 33. Ayet-


Yine Peygamberin Ehlibeyt için birçok sahih hadis rivayet etmiştir. İşte bu hadislerden bir kaçı:

Meşhur Sakaleyn Hadisinde kendisinden sonra iki değerli emanet bıraktığını, bu iki emanetin Kur’an ve Ehl-i Beyt’i olduğunu açıklamış ve Müslümanların bu iki emanete sahip çıktığı müddetçe asla sapkınlığa düşmeyeceğini belirtmişti.(İbnu Kesir,Tevsir ,VII,201.(Riyad 1997 )

Not: Oysa bu hadisi "Emeviler değiştirmiş "İki değerli emanet bıraktım, Kur'an ve sünnetim" diğerek Ehlibeyti orjinalinden çıkarmış ,onun yerine sünnetimi sokmuşlardır.)

 

“Kuran ve Ehlibeyt ikizdir”.


Ehl-i Beyt Mektebinin Büyük muhaddislerinden olan Şeyh Saduk, İmâm Cafer Sâdık’tan o da babalarından şöyle nakleder: “Hz. Ali’den Peygamber’in ‘Ben aranızda iki emanet bırakıyorum’ hadisinde geçen yakın akrabalarından maksat kimlerdir diye sorulunca Hz. Ali: ‘Ben, Hasan ve Hüseyin ve dokuz İmamlardır ki onların dokuzuncusu Hz. Mehdi’dir. Bunlar Kur’an’dan Kur’ân da bunlardan ayrılamaz..’ diye buyurmuştur.” (Uyun-u Ahbar-ir Rıza, C.1, S.46

 

Ehl-i Beyt’ten maksadın sadece Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunu Ehl-i Sünnet’in de birçok büyük şahsiyeti itiraf etmektedir.


Ashaptan Aişe, Ümm-ü Seleme, Enes bin Malik de bu görüşü teyit etmektedirler. Bizce temel kaynaklara müracaat eden insaf sahibi bir insan için, Ehl-i Beyt’ten maksadın Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunda şüphesi kalmaz. Ama ne yazık ki bunun gibi kesin olan birçok gerçek, tarihte sürekli bazıları tarafından hasıraltı edilmeğe çalışılmıştır.

 

Ehl-i Beyt İmâmları, Hz Ali, Hz. Hasan, Hz Hüseyin, Hz İmâm Zeyn’ül Abidin, Hz. İmâm Muhammed Bâkır, Hz İmâm Cafer Sâdık, Hz. İmâm Musa Kazım, Hz. İmâm Muhammed Taki, Hz İmâm Ali Naki, Hz. İmâm Hasan Askeri ve Hz. İmâm Mehdi’dir. İlk üç İmâm’ın (Hz Ali, Hz. Hasan ve Hz Hüseyin’in) imâm ve Ehl-i Beyt’ten oldukları yukarıda bazılarına işaret ettiğimiz deliller ışığında sabittir. Diğer İmâmlar ise Hz. Hüseyn’in soyundan gelen -yukarıda isimleri anılan- dokuz İmâmdır. Bunların Ehl-i Beyt’ten oluşları ve İmâm oldukları, hem önceki İmâmların açık vasiyetleri ve hem de Peygamber’den gelen birçok sahih hadisle sabittir.

 

Her kes İmâm olamaz; çünkü Ehl-i Beyt mektebine göre, imâmet makamı Allah tarafından verilen ilahi bir makamdır. Bu konu ise hem Kur’ân ve hadisler ışığında ve hem de akli kesin delillerle ispatlanmıştır. Allah hepimizi dininin gerçek öğretilerini bulmak ve onu yaşamak ve yaşatmak için samimice çaba gösteren kullarından eylesin!


Hz. Ali (k.v. ve r.a.)


Hz. Ali, Miladi takvime göre 21 Mart 598 yılında Mekke’de Kâbe’de doğmuştur.(Beytullahın içinde doğan tek kişi ) 24 Ocak 661 tarihinde ise, İbn Mülcem adlı hain tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir.

 

Hz. Ali Peygamberimizin amcaoğludur. Ayrıca Hz. Peygamberin damadıdır da, dolaysıyla Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.

 

622 de Medine’ye göçten Hz. Muhammed’in 632 yılında Hakka yürümesine kadar geçen süreçte yine Hz. Muhammed’in (Sav)en yakınında olan kişidir. Hz. peygamberin yanında, onun eğitimi ile büyümüştür. İslamiyet’i kabul eden ilk erkek kişidir. Savaşlarda, barışta ve her türlü çalışmada Hz. Peygamberin her zaman en yakınında olan kişidir.

 

Hz. Muhammed (sav) Hak’ka yürüdüğünde Hz. Ali 34 yaşındadır.

 

34 yıl boyunca neredeyse her an o yüce peygamberle olan Hz. Ali, Hz. Peygamberin son nefes verişinde yine yanındaydı. Hz. Muhammed’in (sav) eğitim ve terbiyesi ile büyüyen Hz. Ali, Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini açıklamasından sonra ona ilk inanan (eşinden sonra) kişi olarak son nefesine kadar Hz. Peygamberin yanında onunla beraber oldu.

 

Hz. Muhammed(sav) 610 yılında peygamberliğini açıklayarak aydınlatma çalışmalarına başlıyor. Hz. Ali bu sıralarda 11-12 yaşlarındadır. Daha çocuk yaşında Hz. Muhammed’e(sav) ve onun tebliğ etmiş olduğu dine ikrar veriyor. Bu ilk dönemlerden Hicrete kadarki süreç oldukça zorlu ve yıpratıcı geçiyor. Yaklaşık 12-13 yıl süren aydınlatma ve yeni dini tanıtma çalışmaları sonucunda Mekke’de ki putperestler Hz. Muhammed’e(sav) ve ona bağlı ilk Müslümanlara yoğun baskılar uyguluyorlar. Bunun sonucunda 622 yılında Hz. Muhammed (sav) ve onun tebliğ etmiş olduğu dine inananlar Hicret ediyorlar, yani Mekke’den daha güvenli ve sağlam olan Medine şehrine göç ediyorlar.

 

Hz. Ali bütün bu süreçlerde Hz. Muhammed (sav) ile beraber olan, evinde kalan onun en yakınında olan kişidir. Hz. Ali’nin çocukluğu ve gençliği Hz. Muhammed’in(sav) eğitim, denetim ve terbiyesinde gerçekleşiyor.

 

Hz. Muhammed(sav), Hakk’a yürümeden önce kendisinden sonra Hz. Ali’nin halife olduğunu en açık şekilde Veda Haccı’nda binlerce kişinin huzurunda dile getirmiş olmasına rağmen, O’nun hakka yürümesinden kısa bir zaman sonra, daha defin işlemleri yapılmadan bir oldu bittiye getirilerek Ebubekir halife ilan edildi. İşte bu süreçten itibaren Hz. Ali’nin suskunluğu başlıyor.

 

Savaş meydanında hiç yenilmemiştir. Bilgelikte, yiğitlikte, cesurlukta, fedakarlıkta üstüne insan yoktur. Hz. Ali, sadece yaşadığı süre içerisinde değil, onu takip eden yüzyıllarda da zalimin korkusu, mazlumun dostu olmayı sürdürmüştür. Nitekim Hz. Ali de dâhil, (İmam Mehdi’nin dışında) İmamların hepsi şehit edilmiştir. Hiç birisi vadesiyle hakka yürümemiştir. Bu süreçten günümüze kadar sayısız acılar yaşandı. Bu sürece dair anlatılacak çok şey var ve bunlar dün olmuş gibi güncelliğini koruyor.

 

Hz. Ali’nin şahadeti İslam tarihinde kanlı bir dönemin başlangıcı olmuştur. O tarihten bu yana, başta Hz. Ali’nin soyu olmak üzere, Hz. Ali’yi sevenler onun yolunda yürümek isteyenler insanlık tarihinde rastlanmamış katliamlara, baskılara maruz kaldılar.

 

Ve aradan 1400 yıl geçmesine rağmen, hâlâ Hz. Ali’nin yolunu tutanlara,  baskılar devam ediyor.

 

Hz. Ali’nin kişiliğini, mücadelesini, olguları ve olayları ele alış tarzını, insan ve doğa ilişkilerini anlatmak yüzlerce cildi kapsayacak bir çalışmadır.


Sıffin Savaşı


657 yılında Hz. Ali’nin ordusuyla Muaviye’nin ordusu arasında Sıffin (Suriye) adlı bölgede meydana gelen savaşın adıdır.

Sıffin savaşı, Aleviler için birçok yönüyle incelenmeye değer önemli bir tarihsel olaydır.

Bazı kaynaklara göre aylarca sürmüş olan ve binlerle ifade edilen insanın yaşamına mal olan bu savaşta Hz. Ali, savaşın olmaması için çok caba harcamıştır. Ancak ne yazık ki Muaviye savaş dışında bir seçenek bırakmamıştır. Savaş seçeneği dışında başka bir seçenek kalmayınca Hz. Ali zorunlu olarak savaşa girmiştir. Aslında Hz. Ali’nin yaptığı savaşların hepsi bu temeldedir. Meşru müdafaa diyebileceğimiz hakkını ve hukukunu korumak için, yaşamını ve değerlerini sahiplenmek için zorunlu olarak savaşmıştır Hz. Ali’nin savaşları ganimet ve yayılmacılık temelinde değildir. Varlığını koruma ve değerlerini sahiplenmek maksadıyla verilmiş olan mücadeledir.

 

Sonuç itibariyle savaş Hz. Ali’den yana dönünce Muaviye ve yardımcıları hile yoluna başvurdular. Mızraklarının ucuna Kurandan ayetler takarak Hz. Ali’nin ordusundan şüphe ve tereddüt uyandırdılar. Bunun sonucunda Hz. Ali taraftarı bazı kimseler Kuran ayetlerine karşı savaşmayacaklarını olayın Hakemler eşliğinde çözülmesi gerektiğini Hz. Ali’ye dayattılar ( Hz. Ali meşhur ben Kuranı Natıkım/konuşan Kuranım sözünü bu esnada dile getirmiştir). Hz. Ali bunun bir hile olduğunu, işin sonuna varıldığını ve fitnenin yok olmasına çok az kaldığını söylediyse de ne yazık ki Hz. Ali yanlısı olduğunu iddia eden bazı gruplar bunu dinlemediler. Sonuçta hilelerle hakemler olayı Muaviye’nin lehine çevirmeye çalıştılar. İşin ilginci Hz. Ali’yi hakem olayına razı etmek için savaş meydanında geri çekilen ve ısrarla hakemlerin devreye girmesini savunanlar, sonradan Hz. Ali’nin önceden söyleyip de dinletemediği Muaviye’nin hileleri ortaya çıkınca bu defada Hz. Ali’ye hakem olayını kabul ettiği için düşmanlık gösterdiler.

 

Bu ne yaptığını bilmez grup Hariciler olarak tarih sahnesine böylece çıkmış oldular ve daha sonra Nehrevan Savaşında Hz. Ali’ye karşı savaştılar.


İmam Hasan (a.s.)


İkinci imam olan İmam Hasan, 624 yılında Medine’de doğdu. İmam Hasan, bilincinde olduğu ağır sorumluluğunun gereğini yerine getiriyor, insanları aydınlatmaya devam ediyordu. Gününü, dünya malına tamah göstermez, kendi nefsini terbiye ve eğitimle geçiren İmam Hasan’ın varlığı Muaviye için tehlikeydi.

 

Muaviye’nin sadık hizmetkârlarından Mervan, bu planın uygulayıcısıydı. Mervan, İmam Hasan’ın eşi Cude’yi çeşitli vaatler vererek – ki bunlar arasında onu Muaviye’nin sarayına gelin edeceğini söylüyordu.- Bunun sonucunda Cude haini İmam Hasan’ın yemeğine zehir koymak suretiyle onu şehit etti. Cude’nin başına gelenlerde ders vericidir. Rivayet edilir ki, Muaviye Cude için şöyle demiştir: “kendi eşini, İmam Hasan gibi munis bir adamı öldüren birisinin bize gereği yok.” Bunun sonucunda Cude, Mervan tarafından boğularak öldürülüyordu.

 

İmam Hüseyin (a.s.)


İmam Hüseyin, milâdî takvime göre, 625 (626) Medine’de doğmuştur. 10 Ekim 680’de Kerbela ’da şehit edilmiştir. İmam Hüseyin, Hz. Muhammed’in torunudur. Birinci imam Hz. Ali’nin oğlu ve aynı zamanda üçüncü imamdır.

 

İmam Hüseyin, yaşantısıyla, davranışlarıyla, cesaretiyle sadece İslâm âleminde değil, bütün insanlık için görkemli bir abidedir.

 

İmam Hüseyin mazlumdur. Aynı zamanda tüm mazlumların temsilcisi, savunucusudur. Göbekleri haramla dolmuş olan, beyinleri yalana ve üçkâğıtçılığa programlanmış olan, nefesleri kin ve kibir ile heba olanların karşısında olandır İmam Hüseyin…

 

İmam Hüseyin, mazlumluğunu yaşamıyla ortaya koymuş, kendi şahsında bütün mazlumların nasıl bir tavır almaları gerektiğini her çağın mazlumlarına göstermiştir.

 

Hırsı, kıskançlığı, iktidarı, kibri, haksızlığı, bencilliği esas alanlar İmam Hüseyin’i sevmezler. Ona gözyaşı dökmez onu zerre kadar dahi anlamaya çalışmazlar. Zaten bunu yapsalar mideleri helal kazançla kazanılmış rızklarla doyurulur, nefeslerini güzel sözler söyleyerek verirler, duygularında ve düşüncelerinde insanın yaşamına anlam katacak olan değerler barındırırlar.

 

Zamanın değişmiş olması, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin akıl almaz derecede ilerlemiş olmaları aslında insan soyunun özündeki bazı yanlışları ortadan kaldırmıyor.

O gün İmam Hüseyin’in şahadetini öğrenip saçlarını başlarını yolanların duygu ve zihin yapıları ne ise, günümüzde de İmam Hüseyin’i ağıtlarla, mersiyelerle Muharrem ayında ananların durumu aynıdır.

 

Pir Sultan’ım eydür tutar demânın
Dostunun dostuyuz biz hânedânın
Du çesmi değil mi Şah-ı Merdânın
Erenler hünkârı İmam Hüseyin


İmam Hüseyin’e gözyaşı dökmek, onun için ağıtlar ver mersiyeler okumak cümle mazlumların, haksızlığa uğramışların, zalimlerin rüzgârlarından dalları kırılmış olan cümle varlıklara gözyaşı dökmektir.

 

İmam Hüseyin, Hakkın ve hakkaniyetin temsilcisidir. Ona ağlamak bütün mazlum ve mahzunlara ağlamaktır. İmam Hüseyin’e ağlamak, zalim ve kötü olan lanetlemek, haklı ve mazlumu yüceltmektir. Ne mutlu mazlumların safında yer alıp zalimi lanetleyenlere.

 

İmam Hüseyin, böylesi bir çağda ya dedesinin, babasının ve abisinin yolunda gidecekti, yani Hak yolunu bütün zorluklarına rağmen taviz vermeden savunacaktı, ya da müşriklerin temsilcisi Yezid’e boyun eğip, biat edecekti.

 

Kerbela Olayı


İmam Hüseyin, Emevi iktidarının halkı baskı ve zulüm altında inlettiği bu dönemde Küfe kentindeki halktan bir davet aldı. Bu davette Küfeliler artık Yezid’in zulmünden bıktıklarını ve kendisini önder (Halife) olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin insanları dolayısıyla Küfelileri iyi tanıyordu. Ve giderse başına neler geleceğini biliyordu. Bütün bunlara rağmen İmam Hüseyin kendisine bağlı ailesi ve bir grupla Küfe şehrine doğru yola çıktı.

 

İmam Hüseyin`in yola çıktığını haber alır almaz hemen planlara başlayan Yezid, onu durdurmanın ve kendisine biat ettirmenin yollarını aradı. Yezid binlerce kişilik bir orduyla Kerbelâ çölünde İmam Hüseyin’e pusu kurdu. Ordunun komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat ettiğini beyan etmesini istediler. İmam Hüseyin Yezid’e boyun eğmekten ve onun kanlı zulüm iktidarını tanımaktansa şehit olmayı yeğlediğini kararlılıkla Yezid’in gözlerini para hırsı bürümüş askerlerine ve korkup sözlerinin arkasında durmayan Küfelilere haykırdı. Bundan sonrası dünyanın gördüğü en haksız savaşlardan biriydi. Bir tarafta İslâmın peygamberinin torunu, diğer tarafta kanlı iktidarın temsilcileri. İmam Hüseyin’in gücü 72 kişiydi. Yezid’in askerleri ise binlerce.

 

İmam Hüseyin ve arkadaşları şerefli bir şekilde Yezid’in askerlerine karşı direndiler.

İmam Hüseyin aldığı onlarca kılıç ve ok darbesi sonucu yaralı düştü. Yezid’in askerleri vahşete doymuyordu. Ve Yezid’in komutanlarından Şimr İmam Hüseyin`in mübarek başını keserek bir tepsi içinde Şam’daki sarayında Yezid’e sundu. Daha sonra sevgili imamın başı Şam sokaklarında gezdirildi.

 

İmam Hüseyin sadece yaşantısıyla değil, şahadetiyle bütün insanlığa bir mesaj vermiştir. İmam Hüseyin bir semboldür. Yiğitliğin, fedakârlığın, mazlum olmanın sembolü. İmam Hüseyin, verdiği mesajda sonu ne olursa olsun asla ama asla Yezid’e, dolayısıyla zalime ve onun zulmüne boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya şahadetiyle kanıtlamıştır. İnsanlık var oldukça İmam Hüseyin var olacaktır.

 

İmam Hüseyin Gönüllerin Sultanıdır


Birçok kere belirtildiği gibi Hz. Hüseyin, tıpkı dedesi, babası, annesi, abisi gibi komple, dört dörtlük bir insandır. Elbette İmam Hüseyin peygamber değildir. Ancak İmam Hüseyin, yaşamın bütün anlamına sahiptir. Yani güneşten tutalım yıldızlara kadar, dağlardan tutalım nehirlere, çöllere kadar; insan ilişkilerine, insanın maddi-manevi yapısına kadar her şeye hâkim ve vakıftı. Söylediği her söz, attığı her adım belli bir bilincin, hesabın, asaletin, geleceğin, ideal insanın protipine göreydi. Aynı asalet, yiğitlik, bilinç ve ideal insan olma Hz. Ali içinde geçerlidir. Zaten İmam Hüseyin bütün bu zincirin halkası gibi tamamlayıcıdır. Hz. Peygamberden ve Hz. Ali’de vücut bulan değerlerin temsilcisiydi. Bazıları İmam Hüseyin’in bütünlüğünü göremiyorlar. Hz. Hüseyin’i sadece Kerbela da ki şehadetiyle biliyorlar. Bu eksik bir yaklaşımdır. Kerbela hadisesi İmam Hüseyin’in yaşamındaki doruk noktasıdır. Ancak Kerbela’dan öncesi de var. Bu öncesinden de İmam Hüseyin’in yaşamı yine en ideal olanıdır.

 

İmam Hüseyin, Kerbela öncesi ve Kerbela olayı sırasındaki tutarlılığıyla bir bütündür. Tutarlılık, çok kimsenin yaşamında anlamı olmayan bir kavramdır, fakat Hz. Ali ve Hz. Hüseyin gibi yüce şahsiyetlerin yaşamı bu kavram üzerine şekillenmiştir. Bu yüce şahsiyetler sözle-davranışı, teori ile pratiği bütünleştiren şahsiyetlerdir. Bu konuda Kerbela şehidi İmam Hüseyin’in bütün insanlığa hitap eden şu sözleri iyi birer kanıttır.

 

Şöyle sesleniyor İmam Hüseyin insanlığa: “Şereflice ölmek, şerefsizce, onursuzca yaşamaktan iyidir.”

Yine saygıdeğer İmam dünya malına tapan, yaşamını maddi çıkar üstüne kuranları zavallı ve ahmak olarak görüyor. Bu tür kişileri köle olarak nitelendiriyor ve gerçek manada özgürlüğün yolunu gösteriyor. “Günesin üzerine doğduğu her şey tüm dünya ve onda bulunanlar, ondaki deniz ve kara, dağ ve çöl, Allah’ı dost edinen ve ilahi yüceliği idrak eden, Allah’ın hakkını tanıyan marifet ehli olan birinin yanında bir gölge gibidir. Dünyaya ve ondakilere değer vermeyen bir özgür insan yok mudur?”


Gerçekten var mı böyle özgür insanlar? Ya da insanların çoğunluğu maddenin, geçici heveslerin, iktidarın, hırsın, gücün köleleri değiller mi? Herkes o mutlak sonla (ölümle) karşılaşacağını bildiği halde neden kölelikte ısrar ediyor bazılarımız? Oysaki ömür çok kısadır. 70-80 yılın uzunluğu nedir ki? Bir nefes almak kadar kısa değil mi 70-80 yıl? Ne acıdır ki insanlar kendilerini kandırıp duruyorlar. Burada elbette her şeyden el etek çekelim manası çıkmasın. Nitekim İmam Hüseyin’de böyle bir yaşamın sahibi olmamıştır.

 

Ancak ısrarla vurgulanması gereken, maddiyat için diğer bir çok güzelliğin feda edilmemesi gerektiğidir. Madde olsun. Ama madde insan yaşamını kolaylaştıran olsun. Eğer madde köle ediyorsa insanı bu karşı olunması gerekendir. İnsan maddenin emrinde değil, madde insanın emrinde olmalıdır. Madde amaç değil, araç olmalıdır. Yazık ki Saygıdeğer İmamın sözleri böylesi insanlar içindir.

 

Hz. Hüseyin sözlerine şöyle devam ediyor:“…Kendinizi satmayınız. Hür, özgür insanlar olunuz, kendini satan satıcılardan olmayınız”. İmam Hüseyin ‘kendinizi satmayınız’ diyor.

 

Yazık ki insanlar öyle tamahkâr ve madde perestler ki bedenleri ile birlikte ruhlarını da satıyorlar. Değer yargıları, sevgileri, dostları, aşkları kısacası her şeylerini maddi hesaplar belirliyor. Daha doğrusu maddi kazanç hesaplarının sonucu bütün bunlar oluşuyor. Oysaki değerler, ahlak, dostluk, paylaşım maddi hesaplar sonucu şekillenemez. Şekilleniyorsa bu artık başka bir şeydir. Dostluk sahtekarlıktır, riyadır, ahlak ahlaksızlıktır, hainliktir, değerler anlamsızdır… Böylesi insanların yönlendirdiği bir toplulukta İmam Hüseyin’in göklere ulaşan ama duymak, bilmek, görmek istemeyen insanlara ulaşmayan gür sesi yankılanmaya devam edecektir. Ta ki insanlar duyana, bilene, görene kadar

 

“Şerefli, onurlu, anlamlı bir şekilde yaşayın, maddenin kölesi olmayın.”


İmam Zeynel Abidin (a.s.)


Dördüncü imam olan Zeynel Abidin, 659 yılında Medine’de doğmuştur. Şehadet tarihi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Kesin olan İmam Zeynel Abidin’in zehirletilerek şehit edildiğidir.

İmam Zeynel Abidin, her daim kinden, kibirden, kirlilikten kaçınmıştır. Kendilerine söven birisine; “Eğer ben dediğin gibiysem, Allah’ın beni yargılamasını dilerim. Ama dediğin gibi değilsem, dilerim Allah seni bağışlasın” demişti.

 

“Yol gösterici olmayan insanlar, ahmak ve faydasızdır.”

“Zararlı yemeklerden sakınan insanın, sonu ateş olan günahlardan sakınmamasına hayret ederim.”

“Durmadan gülüp duran insanın, gafilliğine veya aklının az olduğuna hükmedebilirsiniz.”

“İnsanlara düşmanlık etmekten uzak dur.”

“İnsanların meclisi, insanı düzeltmeye doğru götürür.”

“Müminin mümin kardeşinin yüzüne sevgi ve muhabbet ile bakması, ibadettir.”

İmam Zeynel Abidin, Kerbela şehidi olan babası İmam Hüseyin’in yolunda gitti yaşamı boyunca.

Kerbela katliamı sırasında ağır hasta olan Zeynel Abidin, İmam Hüseyin’in kendisine ait kutsal emanetleri vermesiyle daha da önem kazanmıştı. Yezid ordusunun komutanı Şimr her ne kadar Zeynel Abidin’i öldürmek istemiş ise de başta halası Hz. Zeynep’in çabası olmak üzere kurtulmuştur.

 

İmam Zeynel Abidin, her daim için fikirleri ve hareketleri ile örnek bir kişi oldu. Düşmanlarının bile takdirini kazanacak kadar yardımsever, alçakgönüllü, bilgili, cesur bir şahsiyettir Zeynel Abidin.

 

İmam Zeynel Abidin, her daim fakirlere, ihtiyacı olanlara yardım ediyordu. Fakat bu yardımı alanlar mahcup olmasın, kendisini yanlış anlamasınlar diye geceleri yüzüne nikap sürerek, kim olduğunu söylemeden yapardı. Fakirler bu cömert insanın kim olduğunu hep merak etmişler ama bir türlü öğrenememişlerdi. Ta ki Zeynel Abidin şehit edilene kadar… Çünkü Zeynel Abidin’in şehadetinden sonra kimse kapılarını çalmadı ve böylece onlar da kendilerine yardım edenin Zeynel Abidin olduğunu öğrenmiş oldular. Dolayısıyla o  İmam, Hak için yapıyordu yaptıklarını, gösteriş için değil. Bu haliyle de hâlâ insanlığa örnek olmayı sürdürüyor Zeynel Abidin.

 

İmam Muhammed Bakır (a.s.)


Beşinci imam olan İmam Muhammed Bakır, 676 yılında doğdu. 733 yılında ise şehit edildi. Beşinci imam Muhammed Bakır, dördüncü imam Zeynel Abidin’in oğludur. İmam Muhammed Bakır diğer imamlar gibi, yüzlerce kişiyi eğitmiş, onlara doğru yolu göstermiş, ilim, irfan öğretmiştir. Bunların en bilineni Azam Ebu Hanife’dir.

 

Beşinci imam Muhammed Bakır, bilgelikte çağının en üstünüydü. Zaten Bakır adı da bilimde, bilgide en derinleşen, yoğunlaşan bilgiyi kavrayan manasındadır. İşte bu insanlığa yol gösteren bilgilerden bir küçük örnek:

 

“Rızkın gerileyince bil ki kusurundadır.”

“Bir kimsenin kalbine kibir girerse, illa aklında az veya çok eksiklik var demektir.”

Oğlu altıncı imam Caferi Sadık’a şöyle nasihat etmiştir:

“Hiçbir hayrı, doğruyu küçümseme.”

“Hiçbir günahı küçümseme.”

“Allah evliyasını da insanlar içinde gizlemiştir. Hiçbir insanı küçümseme, hor görme. Belki o küçümsediğin kul, hakkın velisi olabilir.”

“Dünyayı gözünde küçük gören, benim gözümde büyük görünür.”

“Allah’a en sevimli gelen şey, dua edilerek kendisinden bir şeyin istenilmesidir.”

“İster rahatta, ister sıkıntıda olsun her daim Allah’ı zikretmeli.”

“İlmi ilim sahibinden öğreniniz. Alimler size ilim öğrettiği gibi, siz de diğer insanlara öğretiniz.”

“Kendisinde mevcut olan bir kusuru başkasında arayan ve kendi işlemekte olduğu ayıbı başkasına yapmasını söyleyen kimse ne kadar hatalıdır.”

“Dünya uykuda gördüğün rüyaya benzer. Uyandığın vakit hiçbir şey kalmamıştır.”

Tüm YAZILI SOHBETLER