HZ. İNSAN OLMAK
HZ. İNSAN OLMAK - Canibim.Com

                                                                           TASAVVUFUN GÂYESİ

Hakîkaten, ilâhî sır ve hikmetlerden nasîb alabilmek, nefsânî arzulardan sıyrılıp “hiçlik” hâline varabildikten sonra başlar. Bunun içindir ki tasavvufun gâyesi de; ilâhî kudret, azamet ve saltanat karşısında, kulun kendi âcizliğini idrâk ederek Rabbine tam bir teslîmiyetle itaat etmesidir.

Unutmayalım ki bu Dünyaya sıfır sermaye ile geldik. Cenâb-ı Hak, insanı yok kadar bir maddeden, üstelik atılmış bir necâset damlasından yaratıp Dünyaya acziyet içinde gönderiyor ki, insan, aslını ve menşeini düşünüp haddini bilsin. Hiçlik, yokluk ve âcizliğini idrâk etsin de kendisini yoktan var eden Rabbine isyâna kalkışmasın.

YOLDAN ÇIKAN İNSANLARIN DURUMU

Nitekim Cenâb-ı Hak, yoldan çıkan insanların durumunu îzah ederken de bu hakîkate dikkat çekerek şöyle buyuruyor:

“İnsan, Bizʼim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış, apaçık bir düşman kesilmiştir.” (Yâsîn, 77; Bkz. en-Nahl, 4)

Bunun içindir ki; “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” buyrulmuştur.

İnsan; hiçliğini idrâk edebildiği nisbette Rabbine yaklaşır. Rabbine yakın bir kul ise; dâimâ hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Cenâb-ı Hakkʼın kendisi için takdir ettiğinin, kendisi için en hayırlısı olduğuna inanarak, gönül huzuruna erişir. Rabbine daha da yakın olabilme iştiyâkıyla, son nefesine kadar kulluk gayretini artırmanın derdinde olur.

Bütün nîmetlerin Cenâb-ı Haktan olduğunu bilip Ona şükretmek, en güzel vefâ tezâhürüdür. Bunun aksine, nîmetleri nefsine izâfe etmek ise en çirkin vefâsızlık ve nankörlüktür. Bu itibarla insan, nereden geldiğini, aslının ne olduğunu unutmamalıdır ki kendisine ihsân edilen sayısız nîmetlerin kadrini idrâk edip o nîmetlerin gerçek sahibine şükredebilsin.

ÎMÂNIN İLK ADIMI

Îmânın ilk adımı; dil ile “lâ ilâhe” diyerek Allahtan başka hiçbir ilâh olmadığını ifâde ederken, kalpte put hâline gelmiş olan ve kulu Rabbinden uzaklaştıran, gurur, kibir, varlık ve benlik iddiâsı gibi bütün nefsânî takıntılardan da iç âlemi temizleyebilmektir.

Nasıl ki değerli mücevherat, kirli ve lekeli kaplara konulmayıp, tertemiz, pırıl pırıl ve en mûtenâ mahfazalarda saklanırsa, gönül âlemi de mânen temizlenmeli ki, orada ilâhî rahmet tecellî etsin.

Rabbimiz, bir imtihan unsuru olarak bizlere, fücur ve takvâya meyledebilme husûsiyeti vermiş ve:

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”(eş-Şems, 9-10) buyurmuştur.

Bunun içindir ki peygamberlerin en mühim vazifelerinden biri de, insanların iç âlemlerini temizlemek olmuştur.

Zira bütün ibadet ve muâmelâtımız, ancak temiz bir kalple makbul olur. Nasıl ki, kirli bir kabın içine bir menbâ suyu dökülse o menbâ suyunun bütün berraklık ve lezzeti kaybolur, o kirli kap, içine konulan temiz suyu da kirletirse, kalp de bunun gibidir. Kalp, mânevî kirlerden temizlenmelidir ki sâlih amellerden feyz alsın; Kurân-ı Kerîmin, hadîs-i şerîflerin, kâinattaki ilâhî azamet ve kudret tecellîlerinin hikmetleriyle derinleşebilsin.

ALLAH’A KALB-İ SELİM İLE GELENLER

Tasavvufun gâyesi de, kulun iç âleminde bu sâfiyet ve kemâlâtı temin edebilmektir. Zira Cenâb-ı Hak:

“(İnsanların dirileceği) o gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o [günde fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89) buyurmaktadır.

Yani Rabbimiz bizi dünyaya tertemiz gönderdiği gibi, yine tertemiz bir kalple huzuruna dönmemizi arzu etmektedir.

 

Tüm GÜNCEL MESELELER